iman insani insan eder...
Daglarin eskiyasi, cöllerin bedevisi zanneder ki, daglar özgürlügün en yüksek meydani, cöller serbestiyetin en hudutsuz vahasidir. üstten bakar sehir hayatina, hep uzak durur cemiyete medeniyete. Alistirmistir ya kendini bir kere, kendi nizamini kendi kanununu kendi koymaya, atinin nali her nereye iz bırakmissa orayi hakimiyet alani ilan etmege, islik calarak ucan mizragi nereye konmussa o noktayi iktidarinin sınır tası olarak isaretlemeye, onun icin korkar dagdan daga at kosturup, vadiden vadiye nara atamamaktan; okunun, mızragının kınında pas tutacagindan. Hayatinin ritmini ve heyecanını ancak vurgun vurmakta, kah kacmakta kah kovalamakta bulmusken; ve lezetini, zevkini bir gün bildircin düsürüp, bir gün bir ceylan yavrusu meze etmekte görmüsken, cemiyet hayatinin kanununa tabi olmayi hürriyetinden büsbütün feragatla bir tutar. sabit bir meskene rizayi olsa olsa mahpuslara reva bir muamele diye tasvir edip, kipkizil kizarmis bildircin etinden ve leziz geyik budundan vazgecmeyi hayatin biricik anlamindan mahrumiyet diye tahkir eder. onu gören gözlerin varligindan bile huylanip rahatsiz oluyorken; kurbanini avlamak icin puslu hayavi, baskin icin gecenin zifiri karanligini sabirla bekliyorken, bütün caddeleri isiklandirilip her kapisinda bekciler bulunan bir meydana atilmak mi? hele bir de yapip ettiklerinden dolayi hesap vermek mi? kimmis ona hesap soracak? baskasinin kurallarin boyundurugu altina girmeye razi olmak ta ne demekmis? Bu ahalide zerre miskal gurur yokmuymus ki isyan bayragini cekmek bir yana halinden sikayet edeni bile yok? Uyusturmuslarmi ki bu insanlari, her bir dag efendisini beklerken bunlar kendilerini birbirlerine mahkum edip duruyorlar? Yok, yok. Her ne kadar sekil ve semal olarak bu insanlara benzese de, onlarin icinde ve onlar gibi kaliplara girip luzumsuz bir yigin yükün hammali olmaktansa, yasayisca kendisine cok daha yakin gördügü kurt kus gibi hayatin tadini cikarmak daha akillica ve o gördügü insanlara benzemektense icabederse ölüme gitmek bile daha onurlucadir.
Ah zavalli! Bir bilseydi… birazcik elifba talim etseydi görecekti ki „ben özgürüm!“ diye haykirdigi daglarda binbir kanunun esiri. Ölümüm, türlü türlü hastaligin, cesit cesit ihtiyacin esiri. Eger azicik fenden haberi olsaydi farkedecekti ki, hücrelerinden bedenine, üzerinde yasagidigi dünyasindan güneslere kadar her taraftan kanunlarla zincirlenmis, kolu kanadi baglanmis. Hayati, kildan ince kilictan kesin bir köprü üzerinde gibi hassas dengeler üzerine kurulu. Bir parca hikmet dersi alsaydi idrakine varacakti ki, korkunun, ihtirasin, kinin ve cehaletin demir pencesidir onu dagdan daga, ovadan ovaya savuran. Belki ancak o zaman üstten baktigi, kücük gördügü, „bunlar uyusmus, kölelesmis“ diye alay ettigi insanlarin ne icin onun gibi yasamayip, bir emirler yasaklar nizamnamesine riza gosteren teslimiyetlerini anlayabilirdi. Hem anlardi ki, hastaligin pencesinden kurtulabilmek tibbin kanuna tabi olmaktan, tek basina üstesinden gelinmesi mümkün olmayan düsmanlardan, korkulardan, belalardan azad olabilemek, iktidar davasindan vazgecip bir hükümete tabi ve teba olmaktan, ve türlü türlü ihtiyaclarin zahmetinden kurtulabilmek sosyal hayatin kanunlarina riza göstermekten ve hayati paylasmaktan geciyor. Zaten ömründe bir dem tecrübe etseydi o hayati, daha evvel hic tatmadigi, varligindan dahi bihaber oldugu türlü türlü zevkleri tadip, baska baska nes’eleri yasayip, degisik degisik keyifleri kesfedecek ve o zamana kadar sebeb-i hayati bildigi üc bes basit maddi zevkin bunlar yaninda hic bir kiymet-i harbiyesi olmadigina ve simdiye degin ancak hayvanlara yarasir bir hayata esir olduguna hükmedecekti. Bir gün olsun o medeniyet sehrinde konaklasaydi, daha once „acaba bir saldiri mi var?“ diye hafif bir yaprak hisirtisindan, bir kelebegin kanat cirpisindan ürküp bir an bile olsun rahat yüzü görmemis olmasina karsilik, korkusuzca emniyet icinde yasamanin rahatini ve istirahatin huzurunu kesfedecekti. kesfedecekti de, gecmis hayatini „meger ben kendime zulmetmisim“ diye yad edecekti.
Iste inkara sapip, kainatin sahibine asi olanin, imanin saadet sehrine dahil olmayip, islamiyetin „medinet-ül fazila“sinin efradindan olmamak icin var gücüyle direnenin hali o eskiya ve bedevi misali gibidir. gururun ve kibrin zirvelerinde yasayip, cehaletin ucsuz bucaksiz cöllerinde kaybolup istiklaliyet ve özgürlük davasi gütmekte. kendisine ait olmayan mülkte malikiyet ve baskasina ait olan memlektte bir nevi ilahlik iddiasinda bulunmakta. Hayatin zevki adi birkac cismani ve hayvani zevkten ve “adrenalin”den, mücadeleden ve rekabetten ibarettir onun icin. teselliyi ve rahati sarhoslukta, serkeslikte, aşufte kahkahalarda bulur. Özgürlügü ise basibos köpeklerinki gibi avarelik ve “keyfe ma yesa” yasamak olarak tevehhüm eder. Su kisa hayattan ve bir daha gelmeyecegi dünyadan olabildigince nasiplenebilmek adina hak hukuk dinlemeden adeta bir yagmaci gibi hirsla ve aceleyle butun lezzetleri tadabilmek gailesiyle kosusturur durur. Her halinin gözetilmesi ve her amelinden günü geldiginde hesap verecek olmasi, yaraticiya isyanini katbe kat artirir. küfründe o derece ileri gider, öfkesi kini gözünü öylesine döndürür ki, düsmanligini sadece yaraticiyla da sinirli tutmaz, onun yarattiklarina ve ozellikle onun yoluna tabi olanlara da düsman kesilir. “bunlar hayattan nasipsiz köleler, bunlar uyusturulmus” diye tahkire ve istihzaya baslar.
Ah zavalli! Bir bilseydi… keske türlü türlü mücevherlerle, inci mercanla dolu kalbinin kapisini cürümeye terkedip onu viraneye cevirmeseydi. yilana ciyana mahzen yapip kapisina mühür vurdurmasaydi. Bütün ömrünü bütün gayretini bir iki lokmada tikanan midesinin ve takatten cabuk kesilen cisminin zevkleri ugrunda heba etmektense, bütün kainat muhabbet olsa hepsini birden bir lokma gibi yutabilecek bir kabiliyette olan kalbinin gidasi ve ruhunun safasi icin calissaydi. keske, bir röntgen makinesi gibi varliklarin ve hadiselerin derununa nufuz edebilen basiretine mil cekmeyip saginda solunda gördügü varliklarin, agaclarin, ciceklerin, insanlarin ve yildizlarin kudret kaleminin birer harfleri ve basit sekillerden ibaret gördügü isaretlerin bir define haritasi oldugunu görebilseydi. Görebilseydiki ki onu korkularin, dehsetlerin girdabina sürükleyen ve ona cirkin, karanlik gorunen hadiselerin siyah pecesi arkasinda bir ay yuzlu tebessüm etmekte. Keske kulagini hakikatin hitabina sagir ve hikmetin lisanina yabani etmeseydi de kabugun icinden özü secer gibi sözün icinden manayi ve marifeti ayiklayip, cehaletin ve nefsin zincirlerini birbir kirabilseydi. Ah keske bir kez olsun „bir“e secde edebileydi, binlerin önunde zilletle boyun egmekten kurtulmanin izzetli lezzetini tadacakti. Teslimiyetin ve tevekkulun sancagi altinda bir lahza teneffus edebilseydi, bütün keyfini altüst eden korkulardan, agiz tadini bozan elemler ve endiselerden kurtulacak, kalbini kemirip ona aci veren hirsin, kinin, bencilligin atesinden pürnur pürsürur alemlere gececek ve adeta omuzundan kainat kadar bir yükü atmanin hafifligiyle kendinden gecip hakiki özgürlügü ve gercek insanligi tatmanin zevkiyle mest olacakti. Ve belki, dilinden gayri ihtiyari „meger ben küfrümle nefsime zulmetmisim“ ifadesi dökülecekti. Bir bilseydi…
Ah zavalli! Bir bilseydi… birazcik elifba talim etseydi görecekti ki „ben özgürüm!“ diye haykirdigi daglarda binbir kanunun esiri. Ölümüm, türlü türlü hastaligin, cesit cesit ihtiyacin esiri. Eger azicik fenden haberi olsaydi farkedecekti ki, hücrelerinden bedenine, üzerinde yasagidigi dünyasindan güneslere kadar her taraftan kanunlarla zincirlenmis, kolu kanadi baglanmis. Hayati, kildan ince kilictan kesin bir köprü üzerinde gibi hassas dengeler üzerine kurulu. Bir parca hikmet dersi alsaydi idrakine varacakti ki, korkunun, ihtirasin, kinin ve cehaletin demir pencesidir onu dagdan daga, ovadan ovaya savuran. Belki ancak o zaman üstten baktigi, kücük gördügü, „bunlar uyusmus, kölelesmis“ diye alay ettigi insanlarin ne icin onun gibi yasamayip, bir emirler yasaklar nizamnamesine riza gosteren teslimiyetlerini anlayabilirdi. Hem anlardi ki, hastaligin pencesinden kurtulabilmek tibbin kanuna tabi olmaktan, tek basina üstesinden gelinmesi mümkün olmayan düsmanlardan, korkulardan, belalardan azad olabilemek, iktidar davasindan vazgecip bir hükümete tabi ve teba olmaktan, ve türlü türlü ihtiyaclarin zahmetinden kurtulabilmek sosyal hayatin kanunlarina riza göstermekten ve hayati paylasmaktan geciyor. Zaten ömründe bir dem tecrübe etseydi o hayati, daha evvel hic tatmadigi, varligindan dahi bihaber oldugu türlü türlü zevkleri tadip, baska baska nes’eleri yasayip, degisik degisik keyifleri kesfedecek ve o zamana kadar sebeb-i hayati bildigi üc bes basit maddi zevkin bunlar yaninda hic bir kiymet-i harbiyesi olmadigina ve simdiye degin ancak hayvanlara yarasir bir hayata esir olduguna hükmedecekti. Bir gün olsun o medeniyet sehrinde konaklasaydi, daha once „acaba bir saldiri mi var?“ diye hafif bir yaprak hisirtisindan, bir kelebegin kanat cirpisindan ürküp bir an bile olsun rahat yüzü görmemis olmasina karsilik, korkusuzca emniyet icinde yasamanin rahatini ve istirahatin huzurunu kesfedecekti. kesfedecekti de, gecmis hayatini „meger ben kendime zulmetmisim“ diye yad edecekti.
Iste inkara sapip, kainatin sahibine asi olanin, imanin saadet sehrine dahil olmayip, islamiyetin „medinet-ül fazila“sinin efradindan olmamak icin var gücüyle direnenin hali o eskiya ve bedevi misali gibidir. gururun ve kibrin zirvelerinde yasayip, cehaletin ucsuz bucaksiz cöllerinde kaybolup istiklaliyet ve özgürlük davasi gütmekte. kendisine ait olmayan mülkte malikiyet ve baskasina ait olan memlektte bir nevi ilahlik iddiasinda bulunmakta. Hayatin zevki adi birkac cismani ve hayvani zevkten ve “adrenalin”den, mücadeleden ve rekabetten ibarettir onun icin. teselliyi ve rahati sarhoslukta, serkeslikte, aşufte kahkahalarda bulur. Özgürlügü ise basibos köpeklerinki gibi avarelik ve “keyfe ma yesa” yasamak olarak tevehhüm eder. Su kisa hayattan ve bir daha gelmeyecegi dünyadan olabildigince nasiplenebilmek adina hak hukuk dinlemeden adeta bir yagmaci gibi hirsla ve aceleyle butun lezzetleri tadabilmek gailesiyle kosusturur durur. Her halinin gözetilmesi ve her amelinden günü geldiginde hesap verecek olmasi, yaraticiya isyanini katbe kat artirir. küfründe o derece ileri gider, öfkesi kini gözünü öylesine döndürür ki, düsmanligini sadece yaraticiyla da sinirli tutmaz, onun yarattiklarina ve ozellikle onun yoluna tabi olanlara da düsman kesilir. “bunlar hayattan nasipsiz köleler, bunlar uyusturulmus” diye tahkire ve istihzaya baslar.
Ah zavalli! Bir bilseydi… keske türlü türlü mücevherlerle, inci mercanla dolu kalbinin kapisini cürümeye terkedip onu viraneye cevirmeseydi. yilana ciyana mahzen yapip kapisina mühür vurdurmasaydi. Bütün ömrünü bütün gayretini bir iki lokmada tikanan midesinin ve takatten cabuk kesilen cisminin zevkleri ugrunda heba etmektense, bütün kainat muhabbet olsa hepsini birden bir lokma gibi yutabilecek bir kabiliyette olan kalbinin gidasi ve ruhunun safasi icin calissaydi. keske, bir röntgen makinesi gibi varliklarin ve hadiselerin derununa nufuz edebilen basiretine mil cekmeyip saginda solunda gördügü varliklarin, agaclarin, ciceklerin, insanlarin ve yildizlarin kudret kaleminin birer harfleri ve basit sekillerden ibaret gördügü isaretlerin bir define haritasi oldugunu görebilseydi. Görebilseydiki ki onu korkularin, dehsetlerin girdabina sürükleyen ve ona cirkin, karanlik gorunen hadiselerin siyah pecesi arkasinda bir ay yuzlu tebessüm etmekte. Keske kulagini hakikatin hitabina sagir ve hikmetin lisanina yabani etmeseydi de kabugun icinden özü secer gibi sözün icinden manayi ve marifeti ayiklayip, cehaletin ve nefsin zincirlerini birbir kirabilseydi. Ah keske bir kez olsun „bir“e secde edebileydi, binlerin önunde zilletle boyun egmekten kurtulmanin izzetli lezzetini tadacakti. Teslimiyetin ve tevekkulun sancagi altinda bir lahza teneffus edebilseydi, bütün keyfini altüst eden korkulardan, agiz tadini bozan elemler ve endiselerden kurtulacak, kalbini kemirip ona aci veren hirsin, kinin, bencilligin atesinden pürnur pürsürur alemlere gececek ve adeta omuzundan kainat kadar bir yükü atmanin hafifligiyle kendinden gecip hakiki özgürlügü ve gercek insanligi tatmanin zevkiyle mest olacakti. Ve belki, dilinden gayri ihtiyari „meger ben küfrümle nefsime zulmetmisim“ ifadesi dökülecekti. Bir bilseydi…

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home