sembol şehirler
İnsanlar şehirler inşa ederler, şehirler de insanlar
Kimi şehirler var ki kendileri bir kimlik sahibi olmalarından başka belli bir hayat tarzının, dünya görüşünün ya da medeniyetin sembolü, temsilcisi ve taşıyıcısı konumundalar. İşte ben de kendime göre ‘sembol şehir’ olarak tespit ettiğim şehirlerden bir kaçını saymak istedim.
New york. Kapitalizmin insana nasil baktiginin ete kemiğe bürünüp şehir diye göründüğü mekan. Dışardan bakanın gözüne çarpan ilk şey, birbirleriyle kıyasıya bir yarışla göğe doğru yükselen dörtköşe binalar ve o binalar arasinda karınca sürüsü gibi sağa sola koşuşturan insanlar. Nedir pekı bu şehri böyle cazip kılan? Sebeplerden biri pahalılığı. Her sene yapılan “en pahalı şehir” sıralamasında hep başa oynaması onun güzelliğini(!) tescil etmiş oluyor ve onu ayrıcalıklı kılıyor. Felsefe şu: “şehrin, işin, alışverişin ne kadar pahalıysa, sen de işte o kadar kıymetli ve o kadar değerli bir adamsın.” Birde yüksek binalarina borçlu şöhretini. “Gözü yukarda olanlar”ın başını döndürüyor bu koca kütleler.
Sanki muharref hırıstiyanlıkla kapitalist zihniyetin ortak mesajını yüklenmiş bu şehir. Etrafı ve bütün ufku ona üstten bakan heyula-misal binalar tarafından çepeçevre kuşatılan ve o ruhsuz kütükler arasında küçüldükçe küçülen, sıkıştıkça sıkışan insanın şuuraltı şu telkinler yankılanadurur: “sen bir ‘insan’ olarak hayata değersizlik günahıyla başlar, ve ancak kariyer asansörünün yükselttiği ölçüde bu değersizlik günahından ve hiçlik zilletinden kurtulup yukarılara doğru tırmanabilirsin. İşini ve kariyerini terkedip sokağa adımını attığın anda yine küçücük ve değersiz bir mahluk, yine sürüden biri olmaya mahkumsun.”
Newyork’a dair son anektodumuz, bu şehrin zamane insanınca en cok tercih edilen ve onu en derinden etkileyen merkez olduğu olsun!
Paris. Parisi paris yapan ne varsa hemen hepsi beşer emeğinin mahsülüdür denilebir. Coğrafi yapı itibariyle alabildiğine düz bir ovaya kurulu bu şehre olan rağbet sırf ortasından geçen nehirden dolayı değil muhakkak ki. İnce hesaplarla inşa edilmiş geniş ve estetik caddeleri, harika mimarisi, şaheser heykelleri, meşhur mabedleri, içinde eşşiz eserler bulunan muazzam müzeleri ve tarihi meydanlarıyla insanoglunun nelere kadir olduğunun ve olabileceğinin sergilendiği büyük bir müze Paris. Dahasi insanin “yaraticilik” iddiasinin somut bir şekilde ilan ve teşhir edildiği tam bir rönesans şehri. Batının ve batı medeniyetinin vitrini.
Bu şehrin ince zevkleri okşayıp insanı bir parça şımarttığını az çok herkes hisseder. Edebiyatçıların ve sanatkarların bu şehre aşık olmaları, şehrin yukarıda bahsedilen özelliğinden olsa gerek.
Tabii dışı süslü ve mutantan olan bu şehre bir de içyüzüyle beraber bakabilsek, caddeleri ve müzeleri gezerken tarihi arka plandaki gaddarlıkları, soygunları ve sömürüleri de görebilsek ve o ince dediğimiz sanatların maverasındaki kerih felsefeyi de farkedebilsek, o vakit ortaya değil böylesine cezbedici ve merak uyandırıcı bir manzara, bilakis insanı ürküten ve dehşete düşüren bir tablo çıkacak şüphesiz. Ama bakamıyoruz. Daha doğrusu baktırılmıyoruz. Çünkü sonucu ve başarıyı mutlak şekilde kutsayan modern felsefe, bir taraftan o sembol şehri inşa ederken, diğer taraftan da eşyaya onun baktığı zaviyeden bakan ve hadiseleri onun istediği gibi algılayan ‘modern insanlar’ inşa etti. Ne vakit o şaheserlere dair bir itiraz şerhi düşmeye yeltenseniz derhal: “Helal olsun adamlara! Yapmışlar işte. Bu güzelliği takdir edeceğine ve bu hayranlık uyandıran eserleri meydana getiren medeniyete saygı duyacağına, ne diye habire şu şahane eserlere bir kulp takmaya çalışıp seyir keyfimizi kaçırırsın ki?” tazirini işitirsiniz. Ne diyelim. İyi seyirler…
Zürih. Gölü ve tepeleriyle şehirlerden İstanbul’a en çok benzeyeni. Şu koca dünya şehrinin ‘zengin mahallesi’. Lüksün, konforun ve dünya nimetlerinin derinden derine soluklanıldığı vaha. Prestij şehri. Burada avrupa şehirlerinde alışılagelen rahat ve umursamaz tavırlı insanlardan daha çok, giyim kuşamıyla, hal ve hareketiyle belli standartlara ve ritüellere sıkı sıkıya bağlı asilzade havasındaki insan manzaraları hakim.
Newyork kazanmak içinse Zürih harcamak için, Paris gezip görmek içinse Zürih yaşayıp zevketmek için. Gölüyle, arkasındaki Alplerin manzarasıyla, sokaklariyla, mağazalarıyla ve her türlü aksesuarıyla ölümlü insanı dünyaya çağıran şehir Zürih.
Ankara. Ankarayı bir çekim alanı yapan ne coğrafi özellikleri, ne müzeleri ve ne de binaları. Fakat o binaların kapısında çakılı duran tabelalar bu şehri İstanbulla bile kıyaslanacak kadar iddialı hale getiren. Tamam kabul edelim. Yaşanılmayacak bir şehir değil. Ama nihayetinde şehirlerden bir şehir işte. Fakat hayatı merkez ve taşra, yöneten ve yönetilen olarak algılayan biz doğu taplumlarında isterse akedemik olarak en üst seviyelere ulaşılsın, varlık olarak isterse hayal edilemeyecek kadar zengin olunsun merkeze dahil olmadıkça ve devletlü zümresinden addolunmadıkça hep bir şeyler eksik kalmış olacağından riyaset ve siyaset binalarıyla dolu olan Ankara caddeleri insanin içini tuhaf bir ılıklıkla ve bu şehirde bulunmaya dair azimle doldurur. Ankaranın nesi güzeldir diyenlere cevabım, “Gözünüzü kapatın ve kalbinizle bakın.” olur.
İstanbul. Hakkında en çok yazılacak ve söylenecek Şehir. Fakat tam bu bağlamda olmasa da daha önce ifade etmiş olduğumuz kanaatlerimize havale ederek İstanbul’a dair şu kadarcık söylemiş olalım: sürgündeki şehir…
Gönül isterdi ki, şimdi bu sembol şehirler arasında İskenderiye’ye, Granada’ya, Bağdat’a, İsfahan’a ve Buhara’ya da hakettikleri yeri verebilmiş olayım. Fakat malesef biz ‘dogu’lular bile insanlığı ve medeniyeti ‘batı’dan ibaret gördüğümüzden, biz de bati haricini insanlik şehrinin varoşu olarak görüp hiç merak bile etmiyoruz ve onlara dair hiç bir şey bilmiyoruz. Neyse...
Madem yazıya sloganla baslayıp, sloganlarla devam ettik. Yine bir sloganla bitirmiş olalım:
Bana hayalinizdeki şehri söyleyin,size´kim oldugunuzu söyleyeyim
Kimi şehirler var ki kendileri bir kimlik sahibi olmalarından başka belli bir hayat tarzının, dünya görüşünün ya da medeniyetin sembolü, temsilcisi ve taşıyıcısı konumundalar. İşte ben de kendime göre ‘sembol şehir’ olarak tespit ettiğim şehirlerden bir kaçını saymak istedim.
New york. Kapitalizmin insana nasil baktiginin ete kemiğe bürünüp şehir diye göründüğü mekan. Dışardan bakanın gözüne çarpan ilk şey, birbirleriyle kıyasıya bir yarışla göğe doğru yükselen dörtköşe binalar ve o binalar arasinda karınca sürüsü gibi sağa sola koşuşturan insanlar. Nedir pekı bu şehri böyle cazip kılan? Sebeplerden biri pahalılığı. Her sene yapılan “en pahalı şehir” sıralamasında hep başa oynaması onun güzelliğini(!) tescil etmiş oluyor ve onu ayrıcalıklı kılıyor. Felsefe şu: “şehrin, işin, alışverişin ne kadar pahalıysa, sen de işte o kadar kıymetli ve o kadar değerli bir adamsın.” Birde yüksek binalarina borçlu şöhretini. “Gözü yukarda olanlar”ın başını döndürüyor bu koca kütleler.
Sanki muharref hırıstiyanlıkla kapitalist zihniyetin ortak mesajını yüklenmiş bu şehir. Etrafı ve bütün ufku ona üstten bakan heyula-misal binalar tarafından çepeçevre kuşatılan ve o ruhsuz kütükler arasında küçüldükçe küçülen, sıkıştıkça sıkışan insanın şuuraltı şu telkinler yankılanadurur: “sen bir ‘insan’ olarak hayata değersizlik günahıyla başlar, ve ancak kariyer asansörünün yükselttiği ölçüde bu değersizlik günahından ve hiçlik zilletinden kurtulup yukarılara doğru tırmanabilirsin. İşini ve kariyerini terkedip sokağa adımını attığın anda yine küçücük ve değersiz bir mahluk, yine sürüden biri olmaya mahkumsun.”
Newyork’a dair son anektodumuz, bu şehrin zamane insanınca en cok tercih edilen ve onu en derinden etkileyen merkez olduğu olsun!
Paris. Parisi paris yapan ne varsa hemen hepsi beşer emeğinin mahsülüdür denilebir. Coğrafi yapı itibariyle alabildiğine düz bir ovaya kurulu bu şehre olan rağbet sırf ortasından geçen nehirden dolayı değil muhakkak ki. İnce hesaplarla inşa edilmiş geniş ve estetik caddeleri, harika mimarisi, şaheser heykelleri, meşhur mabedleri, içinde eşşiz eserler bulunan muazzam müzeleri ve tarihi meydanlarıyla insanoglunun nelere kadir olduğunun ve olabileceğinin sergilendiği büyük bir müze Paris. Dahasi insanin “yaraticilik” iddiasinin somut bir şekilde ilan ve teşhir edildiği tam bir rönesans şehri. Batının ve batı medeniyetinin vitrini.
Bu şehrin ince zevkleri okşayıp insanı bir parça şımarttığını az çok herkes hisseder. Edebiyatçıların ve sanatkarların bu şehre aşık olmaları, şehrin yukarıda bahsedilen özelliğinden olsa gerek.
Tabii dışı süslü ve mutantan olan bu şehre bir de içyüzüyle beraber bakabilsek, caddeleri ve müzeleri gezerken tarihi arka plandaki gaddarlıkları, soygunları ve sömürüleri de görebilsek ve o ince dediğimiz sanatların maverasındaki kerih felsefeyi de farkedebilsek, o vakit ortaya değil böylesine cezbedici ve merak uyandırıcı bir manzara, bilakis insanı ürküten ve dehşete düşüren bir tablo çıkacak şüphesiz. Ama bakamıyoruz. Daha doğrusu baktırılmıyoruz. Çünkü sonucu ve başarıyı mutlak şekilde kutsayan modern felsefe, bir taraftan o sembol şehri inşa ederken, diğer taraftan da eşyaya onun baktığı zaviyeden bakan ve hadiseleri onun istediği gibi algılayan ‘modern insanlar’ inşa etti. Ne vakit o şaheserlere dair bir itiraz şerhi düşmeye yeltenseniz derhal: “Helal olsun adamlara! Yapmışlar işte. Bu güzelliği takdir edeceğine ve bu hayranlık uyandıran eserleri meydana getiren medeniyete saygı duyacağına, ne diye habire şu şahane eserlere bir kulp takmaya çalışıp seyir keyfimizi kaçırırsın ki?” tazirini işitirsiniz. Ne diyelim. İyi seyirler…
Zürih. Gölü ve tepeleriyle şehirlerden İstanbul’a en çok benzeyeni. Şu koca dünya şehrinin ‘zengin mahallesi’. Lüksün, konforun ve dünya nimetlerinin derinden derine soluklanıldığı vaha. Prestij şehri. Burada avrupa şehirlerinde alışılagelen rahat ve umursamaz tavırlı insanlardan daha çok, giyim kuşamıyla, hal ve hareketiyle belli standartlara ve ritüellere sıkı sıkıya bağlı asilzade havasındaki insan manzaraları hakim.
Newyork kazanmak içinse Zürih harcamak için, Paris gezip görmek içinse Zürih yaşayıp zevketmek için. Gölüyle, arkasındaki Alplerin manzarasıyla, sokaklariyla, mağazalarıyla ve her türlü aksesuarıyla ölümlü insanı dünyaya çağıran şehir Zürih.
Ankara. Ankarayı bir çekim alanı yapan ne coğrafi özellikleri, ne müzeleri ve ne de binaları. Fakat o binaların kapısında çakılı duran tabelalar bu şehri İstanbulla bile kıyaslanacak kadar iddialı hale getiren. Tamam kabul edelim. Yaşanılmayacak bir şehir değil. Ama nihayetinde şehirlerden bir şehir işte. Fakat hayatı merkez ve taşra, yöneten ve yönetilen olarak algılayan biz doğu taplumlarında isterse akedemik olarak en üst seviyelere ulaşılsın, varlık olarak isterse hayal edilemeyecek kadar zengin olunsun merkeze dahil olmadıkça ve devletlü zümresinden addolunmadıkça hep bir şeyler eksik kalmış olacağından riyaset ve siyaset binalarıyla dolu olan Ankara caddeleri insanin içini tuhaf bir ılıklıkla ve bu şehirde bulunmaya dair azimle doldurur. Ankaranın nesi güzeldir diyenlere cevabım, “Gözünüzü kapatın ve kalbinizle bakın.” olur.
İstanbul. Hakkında en çok yazılacak ve söylenecek Şehir. Fakat tam bu bağlamda olmasa da daha önce ifade etmiş olduğumuz kanaatlerimize havale ederek İstanbul’a dair şu kadarcık söylemiş olalım: sürgündeki şehir…
Gönül isterdi ki, şimdi bu sembol şehirler arasında İskenderiye’ye, Granada’ya, Bağdat’a, İsfahan’a ve Buhara’ya da hakettikleri yeri verebilmiş olayım. Fakat malesef biz ‘dogu’lular bile insanlığı ve medeniyeti ‘batı’dan ibaret gördüğümüzden, biz de bati haricini insanlik şehrinin varoşu olarak görüp hiç merak bile etmiyoruz ve onlara dair hiç bir şey bilmiyoruz. Neyse...
Madem yazıya sloganla baslayıp, sloganlarla devam ettik. Yine bir sloganla bitirmiş olalım:
Bana hayalinizdeki şehri söyleyin,size´kim oldugunuzu söyleyeyim

<< Home