Thursday, 2 August 2007

baska dünyalar (dedemin not defterinden)

(...)
Odadayken nadiren hatirladigim babamin yeri, belkide odamizda el emegi olmayan tek esya konumundaki rengi hafif turuncuya calan eski bir koltuktu. Babam otururken geri yaslanmaz, kalin ve nasirli ellerini dizlerinin arasinda birbirine kavusturur, hep bir seyler dusunurmus gibi yere bakardi. Babamin agzinda ismim ancak is buyururken vardi; bir de azarlarken. Sebepli sebepsiz yedigim silleler ve samarlar da isin cabasi. Bu sebepten taslarin ve odunlarin bile birer ozel yeri oldugu cocuk dunyamda babama yer yoktu. Daha dogrusu oyle dusunuyordum. Henuz onbes yasima ayak basmistim ki, babamin ani vefatiyla onun gördügü butun isler benim omuzuma binmisti. o vakit anlamistim ki, meger babam sanki gökler catirdayip yikiliyormus gibi ustumuze ustumuze gelen hayatin agir yükünün altinda ezilmeyelim diye beser takatinin ustunde bir fedakarligin altina girmis. Durgunlugu da ondanmis, bize karsi ilgisizligi ve hircinligi da. Simdi bütün bu yasananlar aklima geldikce ‘keske!’ derim. Keske babam bize bir iki seker boncuk gibi seyler verip kendini bize sevdirdirseydi de, bizi de ona karsi hic haketmedigi duygularla dolmus olmanin pismanligindan ve hayiflanmasindan kurtarsaydi. Belki de ona bile vakti yoktu. Kimbilir.

Zavalli annem! Aile fertlerinden her birisinin bir yerle ozdeslestigi odada anneme yer yoktu malesef. Elbetteki ona da yer bulunurdu genis odada, fakat vakti yoktu ki oturmaya. halinden cok sikayetci olmazdi ama butun gunu ayakta gecerdi neredeyse. Sofra kur, sofra kaldir, tandir yak, ekmek pisir, alti yirtilan coraplari yamala, kazan kaynat, camasir yika, eriste kes, inekleri sag ve daha bir yigin ardi arkasi gelmeyen is. Oyle ki, yanina yaklasmaya korkuyordum, basina bir is de ben acarim diye. Bu sebetten mumkun mertebe kendimi ondan uzak tuttugum bu kadin dugunler ve cenazeler de olmasa benim gozumde pazenden diktigi kucuk kucuk cicek desenli is elbisesiyle butunlesmisti. Ola da bir bos vakit ola, 'otur, dinlen biraz!' gibi ikazlarimiza aldiris etmez derhal gorecek bir is peydahlardi kendine. bos kalmaga takati yoktu. cunku bos kalmak demek yeniden sehit kardesinin, salginda olen cocuklarinin elemli hatirasiyla yuzlesmek demekti.
Huznun kapida bekleyen köpeklerin bakislarina ve otlaga goturdugumuz ineklerin adimlarina kadar sindigi koyumuzde huzun dedimiydi dost dusman herkesin aklina suphesiz ilk annem gelirdi.

....

sessiz ve fasilasiz akisina kendimizi biraktigimiz bir dere yatagi gibi olan ev hayatimiz, adimimizi disari atisimizla derhal buyuk bir hiriltiyla donen degirmen taslarinin oluklarina cevrilirdi. aksam eve dönüsümüz ise, pek az mubalagayla, hisimla birbirini kemiren o degirmen taslari arasinda gun boyu hirpalanip ogutulmus fakat her nasilsa saglam cikmis gibi yorgun ve bitkin bir sekilde olurdu.

....

Gunlerimiz de ayni namazlarimiz gibi hep birbinin tekrariydi. namazinki gibi Onun rukunleri de sorgusuz sualsiz harfiyyen yerine getirilirdi. iste bizim hayatimizin sirri da bu tekerrurde gizliydi. Her gecen gunle ailede vefa tohumu biraz daha kok salip derinlesir, muhabbet cekirdegi biraz daha dallanip budaklanirdi. Yine bu tekrarlar sayesindedir ki hayat ritmik bir cizgiye oturur, farkli hayatlar ortak bir kaderin parcalari, tek bir vucudun azalari haline gelirdi. Hep ayni esyalarla hep ayni islerle hasir nesir ola ola, ayni duvarlara ayni manzaralara baka baka o cansiz varliklara karsi ciddi bir unsiyet ve buyuk bir muhabbet peydahlanirdi. Gecen her gün, farkli hayatlari birbirine biraz daha muhkemce baglayan bir ilmek vazifesi gorurdu. Hatta bu kaynasma bu birlesme oyle bir raddeye varirdi ki, evimiz ve koyumuz ruhumuza giydirilmis ikinci bir cesedimiz gibiydi bize.

....

Omurler simdikine kiyasla oldukca kisaydi. Lakin zamanin carklari da ayni kagnilarimizin tekerleri gibi agir agir donerdi. Her ani hissede hissede, sindire sindire yasayisimiz kisa omrumuze hesapsiz bereket katardi.

hayat cetindi, yorucuydu. hatta cogu zaman zalim... Lakin bu zorluklar icinde sabahtan aksama sag salim cikabilmek, eve karnimizi doyurabilecek kadar as getirebilmek, yasadigimiz hayati ve dahasi aldigimiz her nefesi haketmislik hissini bahsederdi bize. Güya yarinki hayatiyimiz bize bugunki azim gayretimizin, bugunki canhirasane cabalarimizin ucreti ve mukafati olarak veriliyordu. Oyle hissediyorduk. bu mukafattan dolayi da mevlaya sonsuz sukran hisleriyle doluyor, halimizden sikayet etmeyi ve hele daha fazlasina goz dikmeyi bize verilen onca nimete karsi nankorluk olarak goruyorduk.

....

Yedigimiz ekmek kuru, yumusak, yagli, yavan olmus hic farketmezdi. bize lezzet veren ekmek degil emegimizdi zira . Onun icin omrumde bizim evde tek bir lokma ekmegin cope gittigini bilmem. Ilmihal kitaplarinda oyle yazmasa da, israf bize gore yedi buyuk gunahin ilklerindendi. Bir esya ne kadar eski püskü de olsa, onu atmaktan zayi etmekten ödümüz patlardi. En kucuk, en ise yaramaz bir pacavrayi atacak olsak, dunyayi donduren carklara comak sokuyormusuz gibi, hayatin zemberegini yerinden oynatiyormusuz gibi titrerdik. elimizde avucumuzda ne varsa hepsinin bedeli omrumuzden, canimizdan birer parcaydi da ondandi belki. Velhasil, bir madde ise, bin mana idi bizim icin esya.

....